Eğitsel Rehberlik

Sınav Kaygısı
Çalışma Alışkanlığı
Pozitif Düşünce
Dikkat ve Konsantrasyon
Öz Güven
Problem Çözme
Ergenle Yaşamayı Öğrenmek Duyguların Yönetimi

SINAV KAYGISI

Kaygı, birey duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan bir durumdur. Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç, yaşamımızın sonuna kadar devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi için tüm bilgi, eylem ve becerilerin dünyaya geldikten sonra kazanılması sürecidir.
Performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduğu şeylerin, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsan performansının en iyi olduğu durum, potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak zaman zaman çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle potansiyelin performansa dönüşmesi güçleşir. Bu etkenlerin en başta geleni ? yüksek kaygı? ?dır.
Genel olarak insanlar kaygıyı, gelecekle ilgili karamsarlık, başarısızlık, endişe ve umutsuzluk duygularıyla birlikte dile getirirler. Sınav kaygısı da böyle başlar ?Sınavı kazanmazsam herşey biter, hayatım mahvolur, herkese rezil olurum...? bunlar her yıl milyonlarca insanın yaşadığı ya da kafasından geçirdiği düşüncelerdir.
Yaşam süreci boyunca birtakım iniş çıkışların olması çok doğaldır. Bunların hepsi gelip geçicidir. Hayatımız boyunca birçok sınavla karşılaşacağız ve OKS bunlardan yalnızca bir tanesidir. Zihinsel gücümüzü kullanabildiğimiz sürece aşılamayacak engel yoktur.

Kaygı gereklidir ancak...
Her duygu gibi kaygı da kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve yaşamdan doyum alabilmesi için gereklidir. Aslında kaygı ile karşı karşıya kalma, hayatta büyüyebilmek için en güçlü uyarıcılardan biridir. İnsanlar en çok, en fazla zorlandıkları alanlarda gelişirler. Stresin yaşamanıza temel etkisi stresin kendisinden değil, ona verilen tepkiden kaynaklanır. Yani başarılı olmanız strese vereceğiniz tepkiye bağlıdır. Sizi paramparça eden, ulaşılması imkansız hedefler değil, daha çok bunlara ve diğer yaşadığınız olaylara verdiğiniz duygusal tepkilerdir.
Öyleyse amaç, kaygıyı tümüyle ortadan kaldırmak değil, yaşanılan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak, onu kendi yararımız için kullanmaktır.
Normal düzeydeki bir kaygı, kişiye istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur.
Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanması, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesi engellenir. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve istenen performansa erişemez.

Sınav Kaygısı
Sınav öncesinde öğrenilen bilgilerin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan kaygıya ? sınav kaygısı? denir.
? Bu sınavda başarılı olamayacağım?, ? Sınav sonunda herşey berbat olacak?, ? Sınav sırasında bildiğim herşeyi unutabilirim?, ? Evdekilerin yüzüne nasıl bakarım?? türünden endişeler ve ? Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor?, ? Paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor?, ? Gözüm kararıyor, elim ayağım birbirine dolaşıyor, soğuk soğuk terliyorum? gibi fiziksel durumlar sınav kaygısının önemli belirtileridir.
Kişinin potansiyelini ortaya koyabilmesi için sınav sırasında dikkatinin tümünü sınav sorularına yöneltmesi gerekir. Ancak sınav kaygısı yüksek öğrencilerin yaşadığı endişe, dikkatin bölünmesi ve sınavla ilgili olmayan şeylere yönelmesine neden olur.

Anne ve Babalara Düşen Görevler

Çocuğunuzun zihinsel kapasitesini ve kişisel özelliklerini iyi tanıyıp, beklentilerinizi ona göre oluşturun.
Öğrencilerin kendilerini yetersiz hissetmelerine yol açacak tutum ve davranışlardan uzak durmaya çalışın. Yaptıkları çalışmaları olumlu yönleri ile de değerlendirin.
Sürekli ders çalış uyarısı, öğrencileri olumsuz yönde etkiler. Çalışmalarını kontrol etmek gerekir ama bunu, ona güvenmediğiniz duygusunu hissettirerek yapmayın.
Onları başkalarıyla karşılaştırmayın.
Başarının anahtarı kendine güvenmektir. Ancak, siz çocuğunuza güvenirseniz, o da kendine güvenmeyi öğrenecek ve başaracaktır.
Sınav hazırlığının yaşamın bir parçası olduğunu kabul edip, olayı abartmayınız.
Ailedeki günlük yaşam programını, öğrencinin sınav hazırlığını dikkate alarak düzenleyin.
Çocuklarınıza, başarısızlığın normal olduğunu, sonucun çalışmakla düzelebileceğini telkin edin.
Gençlik çağına özgü biyolojik, ruhsal ve toplumsal değişme ve gelişmelerin gencin davranışlarına yansıdığını, gençlik çağının fırtınalı ve zor bir dönem olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
SINAV KAYGISININ ETKİLERİ

Öğrenilen bilgiler transfer edilemez,
Okuduğunu anlama ve düşünceleri organize etmede zorluk yaşanır,
Dikkatte bir daralma ve azalma olur,
Zihinsel becerileri zayıflatır, bilgilerin hatırlanmasını engeller,
Enerji tükenir ve israf edilmiş olur,
Fiziksel rahatsızlıkların çıkmasına neden olur.
SINAV KAYGISIYLA NASIL BAŞA ÇIKILIR?

Bedeni kontrol ve gevşeme egzersizleri
Fizik egzersizleri ve spor yapma
Dengeli ve sağlıklı beslenme
Yanlış inanç ve düşünceleri değiştirme
Güvenli davranış biçimini geliştirme
Zamanı iyi kullanma alışkanlığı kazanma
KAYGIYI KONTROL ETMEK

Öncelikle sınava konsantre olmanızı ve sorulara odaklanmanızı sağlar.
Düşüncelerinizi organize etmede, dikkatinizi toplamada yardımcı olur.
Olumsuz düşünmenizi ve paniğe kapılmanızı engeller.
Kontrol duygusu başarmaya yardım eder, gerçek performansınızı sergilemenizde önemli rol oynar.
SINAVDAN ÖNCE

Çalışma alışkanlıklarınızı ve sınava ilişkin tutumlarınızı gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışın.
Zamanı iyi kullanmayı öğrenin.
Beslenmenize ve uykunuza dikkat edin.
Kendinizi rahat hissederseniz sınavlarda panik yaşamazsınız.
Sınava elinizden geldiğince hazırlanmış olma duygusu, kendinizi rahat hissetmenize ve kaygınızı azaltmanıza yardımcı olur.
Sınavlardaki tutumunuza ilişkin olumlu bir düşünce yapısı geliştirmeye çalışın.
Mükemmeliyetçi olmayın.
Beklentilerinizin gerçekçi ve hedefinizin ulaşılabilir olmasına dikkat edin.
Programlı bir hazırlık süreci ile özgüveninizi geliştirin.
Kendinize dışarıdan bir gözle bakıyormuş gibi bakarak eksiklerinizi saptayın.
Gücünüzü kullandığınızdan emin olun.


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "ÇALIŞMA ALIŞKANLIĞI"

Hangi anne?baba çocuğunun eğitim yaşamında başarılı olmasını istemez? Hangi anne?baba (istisnalar hariç) ders çalışma ve başarılı olmaya ilişkin çocuğuyla sık sık konuşmak zorunda kalmamıştır? Bir düşünelim. Uyarmalar, ikaz etmeler, hatırlatmalar, öğüt vermeler ne kadar işe yaramıştır? Uyarılan çocuklar, ?haklısın anneciğim?babacığım hemen çalışmaya başlıyorum? deyip bir daha hiç bir uyarıya gerek kalmaksızın çalışma alışkanlığı kazanmış mıdır?

Gerçek Anlamda Çalışma Alışkanlığı Ne Demektir?
Öncelikle belirmek isteriz ki ?çok çalışmak? değildir. Çalışma alışkanlığı küçük yaşlarda (Anaokulu ve ilköğretim 1.?3. sınıf düzeyinde) düzen kavramının ve özdenetim becerisinin kazanılması anlamına gelir. İlköğretim 4.?5. sınıftan itibaren de karar verme ve verilen kararın sorumluluğunun üstlenilmesi becerisidir. Daha büyük sınıflarda ise yaşam planlaması demektir. Öyleyse çalışma alışkanlığı, düzen kavramının, özdenetim ve karar verme becerisinin kazanılması, kısacası yaşamın planlanması demektir. Düzen kavramını nasıl oluşturabiliriz, karar verme ve verilen kararın sorumluluğunu üstlenme becerisini nasıl kazandırabiliriz?
İyi bir model olarak,
Aile içindeki her bireyin sorumluluklarını belirginleştirerek,
?Bu gün ne yapacaksın? sorusunu sorarak.

İyi Bir Model Olmak Ne Demektir?
Araştırmalar göstermiştir ki özellikle 5?8 yaş grubu çocukları, ailedeki huzursuzluğu huzursuzluk, çatışma ve şiddeti saldırganlık, düzensizlik ve karmaşayı düzensizlik (dağınıklık), hiç bir sorumluluk verilmiyorsa sorumsuzluk, kitap okuma alışkanlığı yoksa kitap okumaktan hoşlanmama, etkileşim yetersizliğini ise iletişimsizlik vb... olarak okula yansıtmaktadırlar. Kısacası çocuğun tutum ve davranışları aile yaşamının bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

Küçük yaş grubu çocukları için ailedeki eve geliş, evden çıkış, yemek, uyku, dinlenme, eğlenme saatleri çok önemlidir. Bu saatlerin düzenli olması, mümkün olabildiğince aksatılmaması çocukta zaman kavramını pekiştirecektir. Özellikle anne?babanın planlı ve düzenli yaşam çabaları çocuklar için dikkatle izlenen bir durumdur.

Çocukların düzen ve plan kavramını kazanmalarında etkili olan faktörlerden biri de akşam eve dönüşten sonraki saatlerin ve hafta sonu günlerinin ailece nasıl değerlendirildiğidir. Akşam saatlerinin öylesine geçip gitmesi, televizyon karşısında zaman zaman sohbet ederek, zaman zaman TV programlarını izleyerek zaman geçirilmesi çocuğa okul dışındaki zamanını bu şekilde geçirmesi gerektiğini öğretir. Hafta sonlarının herhangi bir program olmadan gelişigüzel değerlendirilmesi de çocuğa hafta sonunda gelişigüzel davranılacağını öğretir. Okul ve iş dışındaki zamanların bu şekilde geçirileceğini öğrenen çocuktan gelecekte çalışma alışkanlığını kazanmış olmasını beklemek haksızlık değil midir?
İş ve okul dışındaki zamanlar ;
Önceden planlanmış zaman dilimleri içinde geçirilmelidir,
Yapılan plana mutlaka uyulmalıdır,
Hobi ve kişisel gelişim için etkinliklere zaman ayrılmalıdır.

Aile içindeki bireylerin sorumluluklarını belirginleştirmek ne demektir?
? Aile içinde herkesin sorumluluğu vardır, anne?baba çocuklarını iyi yetiştirmek, çocuklar da başarılı ve iyi bir insan olmak için sorumludurlar? düşüncesi sorumlulukların iyi anlaşılması için yeterli değildir. Bu nedenle sorumlulukların belirginleştirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için;
Ailenizdeki her bireyin sorumluluklarının neler olduğunu belirlemek üzere ?sorumluluklarımız? konulu bir toplantı yapınız. Anne ? baba olarak önce kendi sorumluklarınızdan söz ediniz (işteki sorumluluklarınız, eşinize karşı sorumluluklarınız, çocuklarınıza karşı sorumluluklarınız, yakın çevrenize karşı sorumluluklarınız vb...)
Bu toplantıda çocuklarınızın da sorumluklarını (evdeki, okuldaki, sınıftaki, arkadaşlarına, kardeşlerine karşı sorumlukları vb...) belirlemesinde yardımcı olunuz.
Sizin ve çocuğunuzun sorumluluklarını listeleyiniz ve herkesin görebileceği yere asınız.
Her hafta sonu ?sorumluluklarımız? konulu toplantıyı yineleyiniz, toplantıda yerine getirilmeyen ve getirilen sorumlulukları nedenleri ile birlikte ele alınız (her birey için ayrı ayrı). Listelere eklenecek yeni sorumluluklar varsa ilgili kişinin listesine ekleyiniz. Gündemden düşen sorumlulukları da listelerden çıkarınız.
Anne?baba olarak o hafta içinde yerine getiremediğiniz sorumluluklarınız varsa, toplantıda mutlaka itiraf ediniz ve telafi etmek için neler yapacağınızı mutlaka söyleyiniz. Böylece çocuğunuzun yerine getiremediği sorumlulukları dile getirmesini teşvik etmiş olursunuz.
Her hafta 15 ? 20 dakikanızı ayırarak bu işlemleri ara vermeden tekrarlayınız.

?Bu gün ne yapacaksın? sorusu ne demektir?
İnsanların bir çoğu geçmiş yaşantıları ile gelecekte yaşayacaklarına inandıklarının arasında gidip gelmekten bu günü yaşayamazlar. Hatta bazıları o kadar ileri gitmişlerdir ki geçmişte yaşanan başarı ya da başarısızlıkları, olumlu ya da olumsuz deneyimleri düşünerek ?yarın neler olabileceğini, neleri yapabileceğini hayal ederek? zamanlarını harcarlar. Kısacası geçmiş ve gelecek arasında savrulmaktan bu günü yaşayamazlar. Çocuklarımızın zamanlarını iyi değerlendirebilmeleri, günü yakalayabilmeleri için ?bu gün ne yapacaksın?? sorusu çok önemli ve bir o kadar da stratejik bir sorudur.

Hepimiz biliyoruz ki geçmişi yeniden yaşayamayız; o tedavülden kaldırılmış para gibidir. Gelecek, senet gibidir. Bu gün ise nakit para gibidir. Eğer geleceği değiştirmek ve kontrol altına almak istiyorsak ?bu günü? değerlendirmemiz ve değişimi hayallerimizde değil ?bu günde? gerçekleştirmemiz gerekir. Çünkü ancak ? bu gün? kontrolümüz altındadır ve biz-ler sadece kontrolümüzde olan şeyleri değiştirebiliriz. Bu gün ne yapacağını planlayan çocuk aynı zamanda geleceğini de planlamaya başlamış demektir. Gününü planlama alışkanlığı kazanamayan çocuklar, yakın gelecekte görev ve sorumluluklarını erteleme, yarım bırakma, bunlardan vazgeçme gibi davranışlar sergilerler. Oysa planlama, çocuğun özdenetim becerisini kazanmasında ?olmazsa olmaz? koşullardan bir tanesidir.

Çocuklarımızın bir gün öncesinden yarın ne yapacağını planlarını yapmasını teşvik etmemiz önemli bir adımdır. Planlamada her türlü kararı çocuğumuzun vermesini sağlamak planın uygulanmasını kolaylaştıracaktır. Bunu şu şekilde gerçekleştirebiliriz: ? Yarın neler yapacağını belirle, ne zaman yapacağını belirle ve ne kadar zaman ayıracağını belirle. Bütün bunları belirlerken çok iyi düşün, çünkü planlamanı yaptıktan sonra değiştirme şansın yok. Planını oluştur ve bize bildir. Yardım istersen yardımcı olmaya hazırız. Biz de kendi planımızı seninle paylaşacağız.? Çocuk planını yaptıktan sonra gerçekten çok önemli gerekçeler yoksa mutlaka uyulması için gereken özeni gösteriniz ve kendi planınızı da titizlikle uygulayınız ve bundan çocuğunuzun haberdar olmasını sağlayınız. İlk planlamalar çok iyi düşünülmediği için bir miktar sıkıntı oluşturabilir. Bu da bir sonraki planlamanın daha dikkatle yapılmasını sağlayacaktır.


Başarıya Giden Yolu Nasıl Oluşturabiliriz?
Belki başarı kavramını bir şablona oturtmak doğru değildir. Herkesin kendine özgü bir başarı çizgisi vardır. Ancak biz sizlerle başarıya giden yolu ana hatlarıyla paylaşmak istiyoruz. Başarıya giden yolda ilk adım motivasyondur. Motivasyon, bireyin harekete geçmesini ve eylemde bulunmasını sağlayan enerjinin kaynağıdır. Her birey için bu enerjiyi ortaya çıkaran çeşitli faktörler olabilir. Bunlar; ailesi, arkadaş çevresi, yakın çevresi, öğretmeni veya öğrencinin belirlediği hedefler olabilir. Bunlardan en önemlisi ve en anlamlısı öğrencinin be-lirlediği hedeflerdir yani öğrencinin kendi kendine motive etmesidir. Buna kısaca ? otomotivasyon? da diyebiliriz. Bu durumda motivasyon araçlarının kontrolü öğrencinin elindedir ve hiç bir zaman bir şeyler ya da birileri tarafından motive edilmeyi beklemeyecektir.

Bilgi donanımı ikinci adımdır. Her şeyin kendine özgü bir bilgi donanımı vardır. Bir işte ya da meslekte başarılı olabilmenin temel koşulu bilgi donanımın yeterli bir şekilde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Buna benzer şekilde derslerde de başarılı olabilmenin temel koşulu bilgi donanımının yeterli şekilde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Derslere ön hazırlık, ders anında takınılan tavır (dinleme ve konsantrasyon), öğrenilen bilgilerin tekrarlanması vb. durumlarda öğrencinin sergilediği tavırlar bilgi donanımı için büyük önem taşımaktadır. Zamanın etkin ve verimli kullanılması bu süreci kolaylaştıracaktır.

Üçüncü adım performanstır. Performans yapabilme gücü demektir. Eğer öğrencinin motivasyonu varsa ve bilgi donanımını yeterli bir şekilde gerçekleştirebiliyorsa, şimdi sıra kazanılan bilgilerin yapabilme gücüne dönüştürülmesine gelmiş demektir. Buna bilgileri kullanabilme gücü ve becerisi de diyebiliriz. Öğrenilen bilgilerin sınanması (kullanılması) yapabilme gücünü geliştirecektir. Soru çözmek, edinilen bilgilerle ilgili projeler hazırlamak, araştırmalar yapmak bilginin kullanılması ve bellekte kalıcı olması için gereklidir.

Değerlendirme, dördüncü adımdır. Eğer öğrenci kendisine ?şimdiye kadar öğrendiğim bilgilerin ne kadarını özümsemişim, ne kadarını kullanabiliyorum, nerelerde ve ne tür hatalar yapıyorum? sorularını soruyorsa kendini değerlendirmeye başlamış demektir. Değerlendirme şimdiye kadar açıklanan adımların her birinin ayrı ayrı değerlendirilmesi anlamına gelir. Motivasyonda bir sorun mu var, bilgi donanımında yetersizlikler mi var, yapabilme gücü mü yeterli değil? Tüm bu soruların yanıtlarının aranması sağlıklı bir değerlendirme için yeterli olacaktır.

Başarıya giden yolda beşinci adım ? düzeltme?dir. Hangi noktalarda sorun olduğunu saptadıktan sonra yapılacak iş bu sorunları gidermenin yollarını araştırmak, başkalarından da yardım alarak çözümler üretmeye çalışmak ve bunları uygulamaya koymaktır. Yukarıda tüm açıklananları aslında bir cümle ile açıklamak mümkündür; çocuklarımıza yaşam vizyonu kazandırabilmek ya da vizyonu olan çocuklar yetiştirmek.

Çocuklarımıza yaşam vizyonunu nasıl kazandırabiliriz?
Çocuğu vizyonu, anne?baba vizyonunun bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazının başından sonuna kadar anne?babanın sorumlulukları üzerinde duruyoruz. Belki de bu bazı anne?babalar için oldukça sıkıcı bir mesaj olarak algılanmış olabilir. Maalesef anne?baba olmanın sorumlulukları gerçekten de çok ağır ve çok etkilidir. Aşağıdaki şemayı inceleyerek çocuklarımıza vizyon kazandırmanın adımlarını paylaşmaya başlayabiliriz.

Bir kişinin harekete geçebilmesi için, eylemde bulunduktan sonra elde edeceği şeye ihtiyacının olması gerekir. Öğrencinin okul yaşamına uyarlayacak olursak, öğrencinin başarılı olmaya ihtiyacı var mıdır? Ailenin çocuğun akademik açıdan başarılı olmasına ihtiyacı var mıdır? Yoksa çocuğun iyi kötü okulunu bitirmesi, sınıfını geçecek kadar not alması, lise sonrasında da herhangi bir özel üniversitede ya da herhangi bir yurt dışındaki üniversitede okuması yeterli midir?Çocuğun gelecekle, yaşamla ilgili beklentileri nelerdir? Ailenin çocuktan ve çocuğun geleceğinden beklentileri nelerdir? Nasıl olsa gelecekte babasının işini devralması ya da çocuğa bir iş kurulması mı planlanmıştır? Yoksa kendi hayatını kazanacak bir birey olması mı beklenmektedir?

Çocuğun benlik algısı nasıldır? Acaba çocuk ben derslerle, sınavlarla, akademik faaliyetlerle uğraşamam, uğraşsam da yapamam biçiminde bir benlik algısına mı sahiptir? Ailenin çocuğun akademik durumu ile ilgili düşünceleri nelerdir? Ailenin bu konudaki düşüncesi, ?bizim çocuğumuz hiç sıkıntıya gelemez, bilgisayar, müzik gibi şeyler onun için daha önemlidir, matematik ve fen derslerini pek sevmez? vb... biçiminde midir? Çocuğun kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri nelerdir? Bu gün ne yapacağını, hafta sonunda neler yapacağını belirleyebilmekte midir? 10 yıl sonrasını hayal ettiğinde kendini nasıl bir yetişkin olarak görmeyi hayal etmektedir? Peki ailenin çocuklarıyla ilgili hedefleri nelerdir? Çocuklarının ne tür bir vizyona sahip yetişkin olmasını hedeflemektedirler?

Çocuğun ve ailenin yaşamla ilgili olmazsa olmazları nelerdir? Neler önemlidir? Para mı, marka mı, başarılı olmak mı, insanlar arası ilişkiler mi, duyarlı insan olmak mı? Kısacası ailenin, yakın çevrenin ve çocuğun benimsediği sosyal değerler...

Evet Sayın Velilerimiz, henüz zaman varken yukarıdaki soruların yanıtlarını çocuğunuzla birlikte aramaya ve yanıtlar oluşturmaya başlayabilirsiniz. Soruların yanıtlarının ne olacağı sizin seçimlerinize bağlı.


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "POZİTİF DÜŞÜNCE"


Dünyanın size iyi davrandığını düşünüyor musunuz? Dünyaya karşı tutumunuz mükemmelse, mükemmel sonuçlar alacaksınız. Dünya ile ilgili şöyle böyle hissediyorsanız bu dünyadan alacağınız karşılık ortalama olacaktır. Dünyayla ilgili olumsuz duygular beslerseniz, yaşamdan yalnız olumsuz yanıtlar aldığınızı hissedeceksiniz.
Jhon Maxwell


Tutum nedir? Tutum, davranışlarımıza yansıyan ve içten gelen bir duygudur. Tutumumuz, geleceğimizi belirleyen sihirli bir güçtür. Tutum, çoğunlukla vücut diliyle ve yüz ifadesiyle anlatıldığından bulaşıcı olabilir. Bazen gizlenebilir ve bizi görenler aldanabilir. Ama çoğunlukla üzerimizde uzun süre kalmaz. İçimizde olanlar çok geçmeden dışımızdakileri etkileyecektir. Tutum, olumlu ve gelişmeye açık olduğunda düşünce genişler ve gelişme başlar.

Tutumumuz pozitif ya da negatif olabilir. Pozitif düşünce zorluklara ve engellemelere rağmen genel olarak hayatta her şeyin iyi gideceğine dair güçlü bir beklentidir. Duygusal zeka açısından iyimser bir tutum, zorluklar karşısında kişileri kayıtsızlığa, umutsuzluğa ya da depresyona karşı koruyan bir tavırdır.

Baskın düşüncelerimize doğru çekiliriz.
Neyi düşünürsek, ona doğru hareket ederiz. İstemediğimiz bir şeyi bile düşünüyor olsak, o şeye doğru ilerleriz. Bunun nedeni, zihnimizin o düşüncelerden uzaklaşamaması, onlara doğru hareket etmesidir. Size ?büyük kulaklı, mor benekli, pembe bir fil düşünmeyiniz ?dersek, zihninizi ne doldurur? Bir fil.... Çünkü zihnimiz resimlerle çalışır. Kendimize ?kitabımı unutmak istemiyorum? dediğimiz zaman, zihnimizde bir unutma resmi belirir. ?bunu istemiyorum? dememize karşın, zihnimiz yine de o resim üzerinde çalışır ve sonunda kitabımızı unuturuz. Kendimize ?kitabımı almayı hatırlamak istiyorum? dediğimizde, zihnimizde kendimizi hatırlarken resmederiz ve kitabımızı daha kolay hatırlarız.
Zihnimiz bir mıknatıstır. Her zaman istediğiniz şeyleri düşünün. İstediğimiz şeyleri düşünmeye devam edersek ona doğru hareket ederiz.

Düşüncelerimiz yaşama nasıl yaklaştığımızı belirler.
Bir büyükanne ve büyükbaba torunlarını ziyarete giderler. Büyükbaba her öğleden sonra uyur. Bir gün çocuklar şaka yapmak için onun bıyıklarına yumuşak ve ağır kokulu bir peynir olan Limburger peyniri sürerler. Büyükbaba kısa sürede bir koku alarak uyanır. ?Bu oda niye kokuyor?? diye hiddetle söylenir. Kalkar kalkmaz mutfağa gider. Çok geçmeden mutfağın da koktuğuna karar verir ve böylece temiz hava almak için dışarıya yönelir. Dışarı çıktığında da onu bir sürpriz bekler. Açık hava da onu ferahlatmaz ve büyükbaba herkese ilan eder: ?Tüm dünya kokuyor!?
Bu durum yaşam için de ne kadar doğrudur? Tutumlarımızda ?Limburger peyniri? taşıdığımızda tüm dünya kötü kokar.

Ne göreceğimizi biz seçeriz.
Mutlu olmak için iyi şeyler görmek gerekir. Camdan dışarıyı seyreden iki insandan biri güzel manzarayı görürken diğeri kirli pencereyi görür. Ne kadar mutlu olduğumuzu belirleyen hayatta başımıza gelenlerden çok, başımıza gelenlere nasıl tepki verdiğimizdir.

Tutumumuz insanlarla ilişkilerimizi belirler.
Hepimizin hayatında çok neşeli, keyifli, hoş sohbet diye nitelendirdiğimiz insanlar vardır. Bu insanlarla beraber olduğumuzda neler hissederiz? Bir de çok karamsar, eleştiren, problem yaratan insanlarla beraber olduğumuzda neler hissettiğimizi bir düşünelim. Hayatımızda hangi tür insanlarla beraber olmak isteriz? Siz bunlardan hangisine benziyorsunuz? Pazartesi sabahı işinize gittiniz. Hangi tip insanla karşılaşmak size fayda sağlar.

Bir hafta boyunca karşılaştığınız herkese, istisnasız olarak, yeryüzündeki en başarılı kişisiymiş gibi davranın. Onların da size aynı şekilde davranmaya başladıklarını göreceksiniz. İnsanlara olumlu mesajlar verdikçe karşılığında o insanda olumlu değişiklikler olacak ve bize karşı olumlu davranacaktır.

Çoğu kez başarı ve başarısızlık arasındaki tek fark tutumumuzdur
Tarihte büyük başarılar, alanlarında diğerlerinden yalnızca biraz daha üstün olan insanlarca gerçekleştirilmiştir. Küçük farklılıklar bazen büyük farklar yaratır. Küçük farklılıklar tutumdur. Büyük fark ise onun olumlu ya da olumsuz olduğudur. Modern eğitim, çocukların tutumlarından çok yeteneklerini ön plana almaktadır. IQ?ları yüksek, ama performansları düşük çocuklar olduğu gibi , IQ?ları düşük olup da performansı yüksek olan çocuklar da vardır. Çocuklarımızın çok akıllı ve üstün tutumlara sahip olmasını isteriz. İkisinden birini seçmeniz gerekseydi hangisini seçerdiniz? Çok arzuladığınız bir şeyi düşünün Bunu başarmak için hangi tutuma gereksiniminiz olacak?

Bir işin başlangıcındaki tutumumuz işin sonucunu diğer her şeyden daha fazla etkileyecektir. Antrenörler, takımları zorlu bir rakiple karşılaşmadan önce doğru bir tutum oluşturmaya çalışırlar. O takımı yenebileceklerine inandırırlar. Çünkü başlangıçtaki olumlu tutum, sonraki başarıyı getirir. Sizce Atatürk Kurtuluş Savaşı?nda pozitif düşünmese ve Türk halkının da olumlu tutum geliştirmesini sağlamasaydı, böyle büyük bir mucizeyi gerçekleştirebilir miydi?

Çoğu kez geleceğin koşullarını yepyeni birer fırsat olarak değil de yaşamın günbatımı olarak görme hatasına düşeriz. Bir adaya ayakkabı satmak için gönderilen iki satıcının öyküsünü çoğumuz biliriz. İlk satıcı adaya varıp da kimsenin ayakkabı giymediğini görünce donakalır. Hemen Chcago?daki merkez büroya telgraf çeker: ?Yarın eve dönüyorum. Burada kimse ayakkabı giymiyor.? İkinci satıcı aynı gerçek karşısında heyecanlanır. Hemen Chcago?daki merkez büroya telgraf çeker: ?Lütfen bana 10.000 ayakkabı gönderin. Buradaki herkesin ayakkabıya ihtiyacı var.? Unutmayın ?İyi başlayan her şey iyidir.?

Tutumumuz, sorunlarımızı nimetlere dönüştürebilir.
Bir engelle, bir fırsat arasındaki fark nedir? Elbette ki takındığımız tutum ve bakış açımızdır. Olumlu düşünceye sahip bir kişi, güç bir durumla karşılaştığında bu durumdan en iyi şekilde yararlanır. Yaşam bir bileği taşına benzer. Sizi ezecek mi, parlatacak mı, bu sizin yapınıza bağlıdır. Napolyon?un okul arkadaşları onun alçakgönüllü doğası ve yoksulluğu yüzünden alay ettiklerinde o, kendini tümden kitaplarına adadı. Derslerde arkadaşlarını geçti ve onların saygısını kazandı. Çok geçmeden sınıfın en akıllısı kabul edildi.

Büyük liderler kriz zamanlarında doğarlar. Başarılı insanların hayat hikayelerinde onları zorlayan korkunç sorunları defalarca görürüz. Yanıtları bulurlar ve kendi içle-rinde büyük bir gücün varlığını keşfederler. Mükemmel bir tutum diye bir şey yoktur. Tutumlarımızın, yaşamımızdaki her değişiklikle birlikte sürekli düzenlenmesi gerekir. Missourili çiftçinin katırının tutumu buna iyi bir örnektir. Katır bir gün boş bir çukura düşer. Katırına düşkün olan çiftçi onu kuyudan çıkartmak için aklına gelen her şeyi dener. Sonunda hayvanı kurtarmanın olanaksız olduğuna karar veren çiftçi, katırı çukura gömmeye başlar. Çiftçi kuyuyu bir kamyon dolusu toprakla doldurunca her taraf toz içinde kalır ve katır bağırmaya başlar. Bu arada çukurun içine dolan toprağın üstüne basarak yükselir. Birkaç kamyon topraktan sonra zafer kazanmış gibi en tepeye çıkar ve yürür gider.

Çocuklarımızın ?Pozitif düşünce? geliştirebilmeleri için neler yapabiliriz?
Çocuklar ne yapıldığını görerek ne yapacaklarını öğrenirler. Çocuğun büyüme çağı doğru tutumları öğretmek için en önemli yıllardır. Erken yaşlarda başlayan gelişim çocuğun gelecekteki başarısının başlıca nedenidir. Yaşamın ilk yıllarında oluşturduğumuz duygu ve tutumlar bizim bir parçamız olurlar. Yanlış bile olsalar, kendimizi onlarla rahat hissederiz.

Bir şeyi yanlış öğrenmek ve sonra onu unutarak yeniden öğrenmek, başlangıçta doğru öğrenmekten çok daha zordur. Bu elbette tutumlarımız için de geçerlidir. Erken yaşlarda duyumsadığımız ve kabul ettiğimiz şeyler biz daha iyisini bilsek ve değişmeyi arzulasak bile, ısrarla bizi bırakmamaya çalışırlar. Yaşamımızdaki ilk izlenimler, tek izlenimler değildir; ancak çoğu zaman en uzun süre kalanlardır.

Çocuklarımız için iki açıdan iyi model olabiliriz. Bunlardan biri diğerlerine karşı, ikincisi de çocuğumuza karşı gösterdiğimiz olumlu yaklaşımlardır. Eğer biz pozitif bir bakış açısına sahipsek, çocuklarımızın da bu şekilde yetişmesi olasılığı o kadar yüksek olacaktır. Olumlu ya da olumsuz tutumlarımızı, düşüncelerimizi sürekli tekrar etmek, onları güçlendirir. Olumlu tutum geliştirme alıştırmalarından biri olumlu düşünceyi bir karta yazarak gün boyu okumaktır. Buraya kadar, herhalde bilincine vardığımız gibi, tutumlar kendiliğinden oluşmaz. Tutumumuzu, bakış açımızı bugünkü haline getiren başlıca etkenler aşağıda sıralanmıştır:

Kişilik / mizaç

Doğum
Çevre (güven verici, korku verici, tutarsız vs.)

1-6 yaş
Sözcüklerin ifadesi
Büyükler tarafından kabul edilme/onaylanma

6-10 yaş
Benlik imajı
Yeni deneyimlere atılma

11-21 yaş
Akranlarla birlikte olma
Fiziksel görünüm

21-61 yaş
Evlilik, aile, iş
Uyum sağlama
Yaşamı değerlendirme


Tüm bu etkenlerin yaşamlarımızda önemli rolü vardır. Aslında hiçbiri yaş dilimleriyle sınırlanamaz. Yine de en etkili oldukları belli yaşlar vardır. Bizler farklı bireyler olarak doğarız. Aynı anne babaya, aynı çevreye ve aynı eğitime sahip iki çocuk bile birbirinden tamamen farklıdır. Her kişiliğin sergilediği farklı tutumlar vardır. İnsanlar genellikle mizaç özelliklerine göre tutumlar geliştirirler.

Çevrenin, çocuğun tutumunu, kişiliğinden ve kalıtsal özelliklerinden daha fazla etkilediği söylenir. İnanç sistemini geliştiren, çocukluğun ilk dönemlerinin geçtiği ortamdır. Bu yüzden tutumun temeli, doğduğumuz çevrede yatar. Doğru bir bakış açısıyla çevremize de umut verebiliriz. Bilge insan, ? yaşayan bir umut?tur.

Büyükler tarafından kabul edilmek, onaylanmak, çocuk için çok önemlidir. Okul yıllarımızı bir düşünelim. En beğendiğimiz öğretmen kimdi? Neden? Herhalde en sıcak anılarımız bizi kabul edip onaylayan birisiyle ilgilidir. Öğretilenleri anlamaktan çok anlaşılmayı bekleriz. Öğretilenleri unuttuktan çok sonra bile kabul edilmeme sonunda neler hissettiğimizi anımsarız. Size hiç önemli olduğunuz, sevildiğiniz ve takdir edildiğiniz kaç kez söylendi? Siz bunu çocuklarınıza kaç kez söylediniz, davranışlarınızla da gösterdiniz? Unutmayın.

? İnsanlar onları ne kadar umursadığınızı bilmeden, sizin ne kadar şey bildiğinizi umursamazlar.? (Jhon Maxwell)

?İnsan ne olduğunu düşünüyorsa odur.? Genellikle benlik imajımıza uygun hareket ederiz. Davranışlarımız kendimizi nasıl algıladığımıza bağlıdır. Başkalarının bizi nasıl gördüğü bizim kendimizi nasıl göreceğimizi etkileyeceği gibi bizim kendimizi nasıl gördüğümüz de başkalarının bizi nasıl göreceğine yansır. Biz kendimizi seversek bu başkalarının bizi sevmesi olasılığını güçlendirir. Benlik imajı tutumumuzun oluşumunun temel taşıdır.

Yaşamımızda yeni deneyimler kadar hem stres yaratan, hem de gelişme olanağı sunan bir şey yoktur. Çocuğunuzun yeni deneyimler kazanması için ona ne tür fırsatlar sunuyorsunuz? Bir anne ya da baba olarak çocuklarınızı olumsuz olabilecek yeni deneyimlerden yalıtmanız mümkün değildir. Öyleyse benlik imajını ve özgüvenini oluşturup güçlendirecek deneyimler yaşamaları çok önemlidir. Hem olumlu hem de olumsuz deneyimle çocukları yaşama hazırlamak yararlı olacaktır. Çocuklar böyle güçlü, cesur ve mücadeleci bir tutum geliştirirler.

Tüm bunların yanında medyanın çocuklarımız üzerinde büyük etkisi olduğunu yadsıyamayız. Televizyon programlarındaki ve filmlerdeki çarpıcı örnekleri yakalayıp o örnekler üzerinde beraberce konuşup tartışabiliriz. Olumlu örneklere dikkatlerini çekip, olumsuz yaşantılardan olumlu yönleri bulma konusunda yönlendirebiliriz.

Çocuklarımızın verici, iyilikçi ve pozitif insanlar olarak yetişmeleri için en önemli faktör, onların ilgi, şefkat ve iyilik dolu bir atmosferde yaşamalarıdır. On bir yaşında da olsanız, iki yaşında da olsanız ya da altmış beş yaşında da olsanız, yaşama karşı tutumunuz hala oluşum içindedir. Tutumunuzu belirleyen etkenleri anlayarak, siz ve sizin etkilediğiniz kişiler daha sağlıklı, olumlu bir bakış açısı kazanabilirsiniz.

Özetle;

Düşünceleriniz pozitif olsun
Çünkü düşünceleriniz sözleriniz olur.
Sözleriniz pozitif olsun,
Çünkü sözleriniz davranışlarınız olur.
Davranışlarınız pozitif olsun,
Çünkü davranışlarınız alışkanlıklarınız olur.
Alışkanlıklarınız pozitif olsun,
Çünkü alışkanlıklarınız değerleriniz olur.
Değerleriniz pozitif olsun,
Çünkü değerleriniz kaderiniz olur.

Gandi


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "DİKKAT VE KONSANTRASYON"

?Konsantrasyon başarının ön koşuludur.? Günümüzde güçlü bir konsantrasyon yeteneği giderek daha da önem kazanmaktadır. Kendilerini yaptıkları iş üzerinde ya da çalıştıkları konuda gerçekten iyi konsantre edebilenler, daha kısa zamanda daha çok konuyu daha etkili bir biçimde öğrenebilmekte ya da sorunu çözebilmektedirler. Konsantrasyon başarıya ulaşmak isteyen herkesin asla vazgeçemeyeceği bir özelliktir. İstedikleri konuya konsantre olabilenler, dileklerini ve isteklerini daha kolay tanımlayabilirler, onları ulaşılabilir hedeflere dönüştürebilirler ve sonunda gerçekleştirebilirler. Bu yoldaki önemli noktalar, kararlılık, hayaller ve gerçekler arasındaki denge ve zihin gücünden yararlanmaktır.

Konsantrasyon ve Dikkatin Dağılması
Konsantrasyon bozulması:
Herhangi bir konuyu dinlerken, herhangi bir işi yaparken çeşitli görüntülerin (resimlerin) zihinden geçmesi ve o görüntülerin başka olayları hatırlatması
Yapılan işlerden zihnen uzaklaşma ve onunla ilişki diğer konulara geçme,
Okunanlar, dinlenenler ya da yapılan işler sırasında geçmişteki anıları hatırlama
Yukarıda sıralananlar tek tek gerçekleşebileceği gibi bir arada da gerçekleşebilir. Konsantrasyon bozukluğu SERBEST ÇAĞRIŞIM denen bir süreçte örneğin beynin futboldan felsefeye kadar her konu üzerinde düşünmesidir. Bu durumda beynin içinde kontrolsüz çağrışım fırtınaları eser.

Bunun tam tersi ise GÜDÜMLÜ ÇAĞRIŞIM dır. Bu tür çağrışımda beyin sadece bir konu ile ilgili şeyleri düşünür, onun üzerinde yoğunlaşır. Beyin bu durumda iken yalnız bir şey ile ilgilenir. Ancak bu durum beyin için ?Olağanüstü Hal? demektir. Beyin uzun süre bu durumda kalamaz ve bir süre sonra başka şeyler de düşünmeye başlar (Serbest Düşünme Durumuna geçer). Bu durumda iken beyin konudan konuya atlayarak düşünmektedir. Bu, beynin olağan ve normal düşünme biçimidir. Beyin ilk durumdayken (serbest düşünme durumundayken) konsantre olmaz, çünkü normal düşünme biçimindedir.

Konsantrasyon, gerektiği yerde görüş açısını daraltmak, zihni o anda yapılan işe verebilmek, gerektiği yerde de zaman zaman beyni serbest bırakıp öğrenilen konu ya da yapılan işlerde serbest çağrışımlar yapabilmektir. Konsantrasyonda doğru zamanda doğru yerde görüş açısını daraltmak, gerektiği yerde genişletmek ve düşünceleri serbest bırakmak önemlidir. Günlük yaşamda her an her konuda bir şeyler düşünmek zorunda olmak konsantrasyon sorunlarına neden olmaktadır.

Zihninizi toparlayıp bir konuya veremiyorsanız, buna sizin birtakım davranışlarınız neden olmuştur. Bir konu ile ilgilenirken, sürekli dışardan gelen uyarılara yanıt vererek (örneğin gürültü, telefon vb.) yarı dikkatle hareket etmeyi alışkanlık haline getirerek (örneğin yarı dikkatle kitap okumak, yarı dikkatle müzik dinlemek, TV seyretmek, birini dinlemek vb.) buna neden olabilir.

Konsantrasyon bozukluğunun (zihnimiz ilgilenmemiz gereken konularla değil de başka şeylerle ilgileniyorsa) bize verdiği bir mesaj vardır;
Dikkatimizi doğru kullanamıyoruz,
Beynimizi çalışma talimatına uygun kullanamıyoruz,
Doğru davranışları doğru yerlerde gösteremiyoruzdur.

Bu durumda kendimize şu soruları sorabiliriz:
- Bedensel olarak yorgun muyuz?
- Gürültülü ortamlarda mı çalışıyoruz?
- Hayallerimiz bizi meşgul mü ediyor?
- Kendi kendimize iç konuşma halinde miyiz?
- Duygusal sıkıntılarımız bizi rahatsız ediyor mu?
- Stres altında ve kaygılı bir durumda mıyız?
- Kendimizi monoton veya aşırı iş yükü altında mı hissediyoruz?
Burada ilk adım konsantrasyonumuzun dağılmasına neden olan faktörleri tespit etmek ve onların üzerinde durmaktır. Genellikle bunların hepsi bir aradadır, ancak birisi baskın olabilir. Kendinizi gözlemleyerek ilk sebebi bulabilirsiniz.

Konsantrasyon Konusunda Bir Örnek; Sporcu
Bir yarışma ya da bir madalya kazanmak isteyen bir sporcu için antrenmanlarına olabildiğince çok zaman ayırmak önemlidir. Bu nedenle antrenman aralarında, olabildiğince çok dinlenmeye ve düşüncelerini önündeki hedeflere yoğunlaştırmaya çalışacaktır. Bedensel çalışmaları ne kadar yoğun olursa; kendini hazırlama, gevşeme ve dinlenme aşamaları da o kadar önem kazanacaktır. Başarılı bir sporcu, kendini hem zihinsel hem de duygusal olarak başarıya odaklayacaktır. Örneğin, diğer başarılı sporcuların video kayıtlarını, yaşamlarını inceleyerek, kendi kişiliğine uyan özellikleri örnek alacak, beğenmediği özellikleri uygulamaktan kaçınacaktır. Hedefine ulaşmak için, kendini ne kadar motive edebilirse, dikkatini çalışmalarına yoğunlaştırabilmesi de o kadar kolay olacaktır. Bununla birlikte dikkatini ve zihnini de antrenmanlarına yoğunlaştırabildiği ölçüde, antrenmanları ona o kadar kolay ve keyifli gelecektir.

Dikkati ve konsantrasyonu yönlendirecek motivasyon yaratmak bir sanattır. Sporcu, ulaşmak istediği hedefi belirler, uygulamada doğruları bulabilmek için çeşitli seçenekleri dener, bu süreçteki haftalık ya da aylık gelişmeleri izleyerek karşılaştırmalar yapar. Bütün bu aşamalar sırasında konsantrasyonunu ve motivasyonunu yüksek seviyelerde tutmaya çalışır.

Çocuklarımızı Dikkat Sorunu Olup Olmadığını Nasıl Anlayabiliriz?
Çoğu zaman;
Dikkatini ayrıntılara veremiyor, okul ödevlerinde, sınavlarda ve diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapıyorsa,
Üzerine aldığı görevlerde ya da oyunlarda dikkatini sürdürmekte güçlük çekiyorsa,
Onunla konuştuğunuzda dinlemiyormuş gibi görünüyorsa,
Yönergeleri izleyemiyor, okul ödevlerini ya da ufak tefek işlerini tamamlayamıyorsa,
Uzun süreli zihinsel uğraş gerektiren etkinliklerden kaçınıyorsa,
Oyuncaklarını, ödevlerini, kalemlerini, giysilerini vb. kaybediyorsa,
Dikkati dış uyaranlarla kolaylıkla dağılıyorsa,
Unutkanlık gösteriyorsa ve
Yapması gereken bir faaliyete başlamakta zorlanıyorsa dikkat sorunundan söz edilebilir.

Dikkat Sorunu Yaşadığını Düşündüğümüz Çocuklarımıza Nasıl Yardımcı Olabiliriz?
Dikkatin dağılmasına neden olan ve konsantrasyon gücünü azaltan olumsuz dış etkenlerin azaltılmasını sağlayabilirsiniz. Bunu öncelikle çocuğunuzu çalışma odasında bazı düzenlemeler yapmasını teşvik ederek gerçekleştirebilirsiniz.
Çocuğunuzu, dikkat gerektiren faaliyetlere, öncelikle hoşlandığı faaliyetlerle başlamasını önerebilirsiniz.
Özellikle sınava hazırlanma, ödev yapma, konuları tekrar etme gibi dikkat gerektiren faaliyetlere başlamadan önce, çocuğunuzun hedef belirlemesinde yardımcı olabilirsiniz. Örneğin, çalışmalarından ne elde etmek istediğini, ne yapacağını ve ne kadar sürede gerçekleştireceğini sorarak bunu sağlayabilirsiniz.
Çalışmaya başlamakta güçlük çekiyorsa, yapacağı çalışmalar hakkında konuşmanız; onun kaygılarını, endişelerini anlamanıza yardımcı olacaktır.
Çalışmalarını sürdüremiyorsa, çalışma ile ilgili hedeflerin kolay ve ulaşılabilir küçük hedeflere dönüştürülmesine katkıda bulunabilirsiniz.
Ders yükü arttıkça, çalışılacak süre uzadıkça çocukların dikkat ve konsantrasyon güçleri zayıflayacaktır. Bunun için çocuğunuzun planlama becerisi kazanmasına yardımcı olabilirsiniz.
Çocuğundaki dikkat ve konsantrasyona ilişkin olumlu gelişmeleri fark edebilir ve bunu onunla paylaşabilirsiniz.
Çocuğunuz belli bir alanda (örneğin bilgisayar oyunları, TV izleme) kolayca dikkatini toplayabiliyor ve konsantre olabiliyorken, diğer alanlarda sorun yaşıyorsa (örneğin akademik çalışmalarda), bu durumda istediği ve tercih ettiği durumlarda bunu başarabildiğini kendisine hatırlatabilirsiniz.
Konsantrasyon ve dikkati sağlamada bir diğer önemli husus, yapılan işle ilgili olumlu düşüncelere yer verilmesidir. Çocuğunuzun sorun yaşadığı alanlarla ilgili olarak, olumlu düşünceler edinmesine yardımcı olabilirsiniz.
Konsantrasyonun temeli, birden çok şeyi bir arada yapmak yerine, tek bir şeyle ilgilenmek, aynı anda tek iş yapmak, tek bir konuyla ilgilenmektir. Onu bu yönde davranması için teşvik edebilirsiniz.
Çocuklarınızın dikkate ve konsantrasyon becerisini artırabilmek için, günlük gazetelerde yer alan köşe yazılarından birini okuyarak yazıda yer alan ?b,c,d,g? harflerini işaretlemesini önerebilirsiniz.
Gazetelerin cumartesi ve pazar eklerinde verilen ?farklılıkların bulunması?, ?kelime avcılığı?, ?sayı avcılığı? gibi bulmacalarla ilgilenmesini özendirebilirsiniz.
Yaşına uygun puzzle tarzı etkinliklerle ilgilenmesini teşvik edebilirsiniz.
Çocuğunuzla açık ve etkili iletişimler kurarak onun duygusal açıdan rahatlamasını sağlayabilirsiniz.

Konsantrasyon becerisi için söylenebilecek son söz konsantrasyonun bir ÖNEMLİLİK ALGISI olduğudur. Eğer bir konuya, bir işe yeteri kadar önem veriliyorsa, mutlaka ona konsantre olunur.

Bir kıssadan hisse:

Belki yaban fillerini ehlileştirebilirsin,
Ayıların ve kaplanların çenelerini bağlayabilirsin,
Bir aslanın sırtına binebilirsin,
Bir kobra yılanıyla oynayabilirsin,
Simyacılıktan hayatını kazanabilirsin,
Tanımadan bütün evreni dolaşabilirsin,
Tanrıları kendine esir edebilirsin,
Gençliğin sırrını bulabilirsin,
Suda batmayabilir, ateşte yanmayabilirsin,
Ama en iyisi en zoru
DÜŞÜNCELERİNE HAKİM OLABİLMEKTİR.


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "ÖZGÜVEN"

Benlik kavramı, bireyin zihinsel ve fiziksel özelliklerinin toplamı ve bireyin sahip olduğu bütün bu özelliklere ilişkin kendini değerlendirmesi olarak tanımlanabilir. Benlik algısı, anne babanın çocuğa yönelik sözel veya sözel olmayan tavırları ile oluşmaya başlar. Çocuğun ailede sevilip sevilmemesi, zeki ya da aptal olarak görülmesi, hep onun kendisine ilişkin bir imge oluşturmasına etki eder.

Benlik imgesi, bireyin ne olduğunu; ideal benlik bireyin olmayı arzu ettiği ben?ini; özsaygısı ise, bireyin ne olduğu ile ne olmak istediği arasındaki farka ilişkin duygularını gösterir. Çocuğun, psikososyal gelişim evrelerinde, doğumla başlayan ve bir yaşına kadar devam eden dönem, ? temel güven duygusunun? oluştuğu bir dönem olarak kabul edilir. Bu dönemde anne ilgisinin tutarlı, yeterli ve devamlı olması; bebeğin de dünyayı tutarlı, güvenli ve emin bir yer olarak algılamasını sağlar.

Üç yaşına kadar, çocuğun, yetenekleri ile ilgili farkındalığının yeterli olmaması nedeniyle, kendisiyle ilgili algısında, çevresindeki kişilerin tutumları belirleyici olur. Üç yaşından sonra çocuklar, çevrelerindeki olayları anlamak için devamlı sorular sorar ve girişimlerde bulunurlar. Bu girişimleri sırasında çevrelerinden alacakları tepkiler de özgüven gelişiminin ikinci temel taşını oluşturur.

İlkokula başlayan çocuk, artık bir sorumluluk yüklenmeye hazır hale gelmiştir; oyun oynama yerine bir şeyler üretme ve başarılı olma isteği ortaya çıkmıştır. Yetişkin dünyasında araç gereçleri kullanmak, çivi çakmak, masaya tabakları yerleştirmeye yardım etmek, meyveleri yıkamak gibi işleri yapmaya başlayıp çevreden takdir gördüğünde kendine olan güveni ve başarma isteği artar.

Bu dönemde çocuklarda başarma duygusunu ortaya çıkarmak ve geliştirmek büyük önem taşır. Bu çağdaki okul yaşantısı, çocuğa kendi kapasitesinin farkına varması için uygun ortamlar sağlar ve farkındalık düzeyinin gelişimine etki eder.

Genç insan, ergenlik döneminden, kimliğini bulmuş olarak çıkar. Ailenin gence sorumluluk vermesi, onun karar verme ve problem çözme becerisi kazanmasına katkıda bulunacaktır. Gencin bu süreci sağlıklı bir şekilde geçirmesi, özgüven düzeyi ile doğrudan ilişkilidir.

Özgüven gelişiminde bebeklikten ergenliğe kadar olan dönem, önemli ve belirleyici olmasına rağmen, aslında özgüven gelişimi, insanın yaşam boyu edindiği deneyimlerden etkilenerek sürer. Peki, benlik algısı ve özgüven, soyut kavramlar olmasına rağmen, hayatımızda bunu somut olarak nerelerde görebiliriz? Çocuğun benlik algısı ve özgüveni, akademik başarıları ile doğrudan ilişkilidir. Olumlu benlik algısı ve özgüveni olan çocuklar, okul çalışmalarında daha girişimci, daha güvenli, daha ataktırlar ve yeni şeyler öğrenmeye daha meraklıdırlar. Çünkü öğrenme motivasyonları yüksektir. Başarı ya da başarısızlık, çocuğun öğrenme motivasyonunu etkilemez. Ancak anne babanın, öğretmenlerin ve diğer önemli yetişkinlerin başarı ve başarısızlığa verdikleri tepkiler belirleyici bir özellik gösterir.

Yetişkinler, başarılı performansı alkışlayıp, başarısızlığı cezalandırdıkları zaman, çocuk, yeteneklerinin beklentileri karşılamadığı endişesine kapılır. Çocuğun bir faaliyette ustalaşması için, yetişkinler tarafından yüreklendirilmeye ihtiyacı vardır. Önemli olan, performans değil, çabadır; performansın vurgulanması, çabanın azalmasına veya aşırı çaba gösterilmesine dolayısıyla kaygıya yol açabilir. İlk kez kendi başına ayakkabılarını giymeyi başaran çocuk, gururla babasına gösterir. Baba, umursamaz bir şekilde bakarak; ?Ayakkabılarını ters giymişsin? der. Burada baba, çocuğun gösterdiği çabanın ne kadar önemli bir kazanç olduğunu gözden kaçırmıştır. Oysa ki çocuk, ilk kez ayakkabılarını giymeyi becerebilmişti...

Benlik algısı ve özgüven, çocuğun sadece akademik başarısını ve girişimciliğini değil, aynı zamanda değer gelişiminde de önemli rol oynar. Olumlu benlik algısı geliştirmiş bir birey, kendi değerlerini oluşturur. Kendi değerlerini oluşturan birey, her tür sosyal ortamda isteklerini, rahatsızlıklarını, beklentilerini rahatça ortaya koyabilir. Kendini rahatça ortaya koyabildiği için, çevresindeki olumsuz etkilerden de en az derecede etkilenir. Özellikle ergenlik çağında, aileden ziyade arkadaş gruplarından etkilenen çocuklar, eğer özgüvenleri gelişmişse, akran baskısıyla daha rahat baş edebilirler. Örneğin; markalı giyinme, okuldan kaçma, vb...

Özgüveni gelişmiş bireyler kendi ihtiyaçlarını açıklıkla ortaya koyan; başkalarının haklarına saygılı, sabit fikirli olmayan bireylerdir. Övgüyü kabul edip başkasını övebilir, yapıcı eleştirileri alır ve eleştiri yapabilirler. Tüm bunları yaparken saldırgan bir tavır değil, güvenli bir tavır gösterirler. Güvenli tavır içinde olan kişi, seçimlerini kendi amaçları doğrultusunda yapar. Başkalarına bir şey kanıtlamak, başkalarını küçümsemek, suçlamak gibi bir amacı yoktur. Özgüveni gelişmiş olan bireyler, kendileriyle barışıktırlar; dolayısıyla iç huzura sahiptirler. Çevrelerindeki kişilere, olaylara ve problemlere yaklaşımları pozitiftir; başkalarını olumlu yanları ile değerlendirirler. Bu insanlarla arkadaşlık etmek çok hoştur; bunun nedenlerinden biri, bu insanların bardağın hep dolu tarafını görmeleri ve iyi deneyimler yaşama ve bunlardan iyi sonuçlar elde etme konusundaki umutlarıdır. Bu tür kişiler, gelecekleriyle ilgili olumlu şeyler düşünürler.

Olumlu benlik algısı ve özgüvenleri olan kişiler, kendilerini olumlu ve olumsuz yönleriyle bir bütün olarak daha gerçekçi değerlendirirler. Güçlü oldukları noktalar kadar, zayıf oldukları taraflarını da bildikleri için, kendilerine uygun hedefler belirleyip amaçlarına daha çabuk ulaşırlar. Kişinin kendini iyi tanıması, özgüven gelişimini etkilerken, özgüveni gelişmiş bireyler de, kendilerini tanımaya ve geliştirmeye daha açık bireylerdir. Burada karşılıklı bir ilişki olduğunu görürüz; birinin gelişimine yardımcı olmak, diğerini de olumlu etkiler. Örneğin; beklentisi yüksek olan anne babaların çocukları, büyüklerini memnun etmek amacıyla, kendilerine ait olmayan davranış ve tutumların oluşturduğu ?yalancı? bir ben geliştirirler. Bunu yaparken de, kendilerini keşfetmeye yönelik içgüdüsel ilgilerini kaybederler ve kendilerini rahat hissetmezler, kendilerinden farklı birisi olmaya çalışırlar. Yani gerçek benliklerinden uzakla-şırlar ve özgüvenleri yok olur. Bu da, kişinin hayatında sürekli bir stres kaynağı oluşturur.

Özgüven ya da benlik saygısı geliştirmek için neler yapabilirsiniz?
Çocuklarının, kendisine önem veren ve yeterli davranabilen, özgüvenli bir birey olarak yetişmesinde, anne-babanın davranışlarının büyük etkisi vardır. Anne baba, çocuklarını sevdiklerini, söz ve davranışları ile ortaya koymalı, kendileri için çocuklarının ne büyük bir mutluluk kaynağı olduğunu hissettirmelidirler. Çocukların, ? kendileri oldukları? için sevildiklerini bilmeye ve evdeyken varlıklarına önem verildiğini, evde değilken de özlendiklerini hissetmeye ihtiyaçları vardır.

Çocukların dünyayı anlamaları için sınırsız bir kapasiteleri vardır. Ancak bu kapasiteyi ortaya çıkarmak için, önce tüm ihtiyaçlarının karşılandığı güvenli ve düzenli bir dünyada yaşadıklarını keşfetmeleri gerekir. Aile içindeki iletişim ve etkileşim, çocuğun, dünyanın güvenli ya da güvensiz bir yer olduğu konusunda algı oluşturmasına neden olur. Çocuğun, anne baba arasındaki ilişkiyi tehdit eden herhangi bir şeyi hissetmesi, onu kendi ihtiyaçlarının karşılanacağı konusunda da kuşkuya düşürür, güvenini altüst eder. Çocuk, anne baba arasındaki çatışmanın, onların kendisini sevmediği anlamına geldiğini düşünür. Çocukların yanında kurulacak iletişim tarzı, aile içi ilişkileri tehdit eder tarzda olmamalıdır. Çocuklar kendilerini ve yeteneklerini deneyecekleri sosyal ortam ve etkinliklere katılmaları konusunda desteklenmelidir. Bu ortam ve etkinliklerde, başarılı ya da başarısız olduklarına dair dürüst ve yapıcı şekilde bilgi verilmelidir. Böylelikle kendilerini tanıyıp hedeflerini daha gerçekçi belirleyecekler ve geleceğe doğru güvenli adımlarla ilerleyeceklerdir.

Herkesin göstereceği başarı kendine özgüdür. Bir birey çok başarılı olurken, bir diğeri bu başarıyı çok çalışarak ya da farklı bir alanda gösterebilir. Çocuklar yönlendirilirken akranları ya da başka kişilerin başarıları örnek gösterilmemeli, kıyaslamalara gidilmemelidir. Her birey biricik ve özeldir, her çocuğun kendi içinde gösterdiği gelişme başarı olarak kabul edilmelidir, başkalarının başarıları hedef gösterilerek çocuğun kapasitesini aşan, gerçek dışı beklentiler oluşturulmamalıdır. Aşırı talepler ortaya koyan ebeveyn, çocuğunu güvensizliğe ve tedirginliğe iter, ama aşırı korumacı ebeveyn de çocukta aynı zayıflıkların ortaya çıkmasına neden olur. Aşırı korumacı ebeveynler, çocuklarını yaşamın olumsuzluklarından, zorluklarından korudukları, onlara sorun çözmeyi öğretmek yerine, onların sorunlarını kendileri çözdükleri için çocuklarının girişimciliğini ve sorumluluk alma yeteneğini kısıtlarlar. Bu da yaşamın zorluklarıyla başa çıkamayan güvensiz bireylerin yetişmesine neden olur.

Çocukların özgüvenlerinin gelişebilmesi için etkin yollardan biri de onlara örnek olmaktır. Çocuklar anne babalarının yaşadıkları öyküleri anlatmalarına bayılırlar. Ayrıca anne babanın onları iş yerine götürmesi, ara sıra kendi spor ve eğlence faaliyetlerine dahil etmesi de çok hoşlarına gider. Bu paylaşımların tümü, çocukların sizin yaşamınızda önemli olduklarını öğrenmeleri kadar, sizi model almaları açısından da önemlidir.

Bir kişilik değişkeni olarak bireyin özgüveni, tıpkı kişiliğimizin diğer boyutları gibi belli oranda bir durağanlık gösterir. Kişiliğimizi, karakterimizi, huyumuzu nasıl çok kısa sürede değiştiremiyorsak, kuşkusuz özgüvenimizi de kısa sürede ve radikal bir şekilde değiştiremeyiz. Çocuğumuzun özgüvenini geliştirmek için atacağımız bir adım onu çok güvenli yapmayacağı gibi, bu konuda gösterdiğimiz yanlış bir davranış da onun güvenini sıfıra indirmeyecektir. Bu bir süreç işidir; ilk adımı atmak önemlidir, bu konuda bilinçli ve sabırlı olmak gerekir.


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "PROBLEM ÇÖZME "

? Başınızdan geçenler hep hoş şeyler olursa, cesur bir insan olamazsınız.?
Mary Tyler Moore


Elbette anne baba olarak, çocuklarımızın, özellikle ilk yaşlarının kontrol edemeyecekleri sorunlarla geçmesini istemeyiz, çünkü hepimiz güven duygusunun ruh sağlığı için ne denli önemli olduğunu biliriz. Fakat, tümüyle sorunsuz geçen bir çocukluk da, onları sorunlu ve adil olmayan bir dünyaya psikolojik olarak hazırlamaz. Önemli olan, çocukların ruh sağlığına zarar veren ve kendilerine olan güvenlerini yok eden sorunların niteliği ve niceliği değil, bu sorunların üstesinden nasıl gelindiğidir. Öyleyse, çocuklarımızın karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmeleri için, onlara yapıcı olarak nasıl yardımcı olabiliriz? En önemli yol, elbette ki problem çözme konusunda çocuklarımıza iyi bir model oluşturmamızdır. Fakat sadece bu da yeterli olmayabilir. Anne babalar olarak çocuklarımızın bu alanda başarılı olmaları için yapacağımız çok önemli başka şeyler de vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Pozitif tutumu sürdürmek
Çocuğunuz problem çözme konusunda özgüvenini sık sık kaybediyor ya da siz gereğinden çok endişeleniyor veya aşırı şekilde korumacı davranıyorsanız, bunun üzerinde durmak gerekir.
Aşağıdaki cümleleri tekrar ederek, içinizdeki içgüdüsel anne-babayı pozitif bir yere oturtur ve böylelikle ilk adımı atmış olursunuz:
Pozitif ve yapıcı şekilde ele alınırsa, çocuklar her duygusal travmayı atlatabilirler.
Çocuklar, sorunlarını çözerek psikolojik olarak güçlenirler.
Çocuklar problem çözme yoluyla çok değerli yaşam becerileri edinirler.

Yeterince müdahale etme
Bebekliklerinde, doğal olarak çocuklarımızın, elbette sorunlarının neredeyse tüm sorumluluğunu üstleniriz; fakat ileri ergenlik dönemine geldiklerinde, rolümüzün, aşamalı olarak yardım ve destek gerektiğinde, danışılan bir gözlemci durumuna gelmiş olması gerekir. Bu sürecin hızı, her zaman her çocuğun olgunluğuna, yeteneğine ve yüz yüze gelinen sorunun niteliğine göre belirlenmelidir.
Çocuğunuza yardım etmeden önce aşağıdaki soruları kendinize sorabilirsiniz:
Bu sorunu tamamıyla çocuğumun mu çözmesi gerekiyor, yoksa benim veya bir başkasının, sorunu çözmede üstlenmemiz gereken sorumluluklar var mı?
Bu sorunu çözmesi için çocuğumun becerisi ve deneyimi yeterli mi?
Çocuğumun bu sorunla tek başına başa çıkabilmesinde başarı şansı nedir? (Yardımcı olacağını düşünürseniz1?den 10?a kadar notlandırabilirsiniz.)

Destek olma
Her ne kadar arka plana çekilmeye ve çocuğumuzun kendi sorununa kendi çözümlerini getirmesi gerektiğine karar versek de, ona destek olmak gibi çok önemli bir rolümüz de vardır.
Acaba çocuğunuz ilişkinizde onu desteklediğinize, sonuç ne olursa olsun yanında olduğunuza yürekten inanıyor mu? Çocuğunuza desteğinizi açıklıkla ifade edip etmediğinizi şu sorularla test edebilirsiniz:
Duygularını anlayışla karşıladınız mı? (?Sorunun, seni endişelendirdiğini / ürküttüğünü / heyecanlandırdığını görüyorum.?)
Gülümsediniz, kucakladınız ya da elini tuttunuz mu?
Gereksinim duyduğu takdirde, ona zaman ayıracağınızı söylediniz mi?
Onu önemseyip, günlüğünüze onun bu deneyimi ile ilgili bir şeyler yazıp, ona bunu gösterdiniz mi?

Problem çözme stratejileri öğretin
?Strateji? sözcüğünü kullanmasalar da, yetişkinlerin pek çoğunun kullandıkları problem çözme yöntemleri vardır. Bunlara belki ?sağduyu?, ?oyunun kuralları?, ?işin püf noktası? gibi isimler verilir.
Ancak, hepimiz çocuklarımızın bu bilgilerle dünyaya gelmediğini unutuverir ve günlük koşuşturmada denenmiş, sınanmış bu stratejileri çocuklarımıza öğretmeyi atlarız. Bu yüzden, kullandığınız bu stratejilerin neler olduğunu bir oturup düşünün ve bunları çocuklarınıza anlayabilecekleri bir dille anlatın.

ÇOCUKLARIN PROBLEM ÇÖZMEDE KULLANABİLECEKLERİ BEŞ AŞAMALI BİR STRATEJİ:
Bu stratejide çocuğun bir problemi hem kendine güvenerek, hem de başarıyla çözebilmesi için beş önemli aşama vardır:

1. KONUŞMA
?Sorununuzu paylaşırsanız, sorun bir bütün olmaktan çıkıp yarıya iner.?
Çocukların çoğu ya sorunlarını başkalarına hissettirmez ya da farklı biçimlerde dışa vurur. (Örneğin, küçük kardeşini dövmek, yatmak istememek ya da başkalarının eşyalarına zarar vermek vb.) Bu nedenle, atılacak ilk adım, kendilerini üzen ya da endişelendiren konuyu, çok güvendikleri biri ile konuşabilmelerini sağlamaktır. Çoğunlukla bu kişi anne ya da babadır, fakat sorun anne-baba ile ilgili ise sorunu bir başkası ile konuşması için teşvik edilmelidir.
2. DÜŞÜNME
Bu aşamada çocuğa, herhangi bir önlem almadan önce, sorununu tüm ayrıntılarıyla düşünmesi gereği hatırlatılır. Düşüncelerini netleştirmesi ya da yeni fikirler üretmesi için önerilebilecek yöntemler:
Resim yapmak,
?İyi? ve kötü? şeyler listesi hazırlamak,
Sorun hakkında farklı biçimde biten öyküler yazmak,
Fikir jimnastiği yapmak.

3. HAREKETE GEÇME
?İyi formüle edilen bir problem yarı yarıya çözülmüş demektir.?
Bu aşamada çocuğunuzun aşağıdaki noktalara dikkat ederek hazırlayacağı, uygulamaya yönelik bir eylem planı yapmasına yardım ediniz:
Uzun süreli hedef ? Bu noktada unutmamanız gereken husus, seçilen hedefin başarıya ulaşma olasılığının olması ve sürenin gerçekçi olmasıdır. Bu, istenilen hedefin kısa ve net özetidir.
Kısa süreli hedefler ? Hedeflerin saptanması çok önemlidir; çünkü küçük adımlarla işe başlanırsa, eylem planını sürdürme olasılığı artar. Hedeflerin çok somut olmasına gayret edilmeli ki, başarı gözle görülebilsin.

4. DENETLEME
Çocuğun işine gereğinden fazla karışmanın sonuç üzerinde istenmeyen etkileri olur. Bu nedenle, bir gözden geçirmenin yararlarından söz ettikten sonra, çocuğunuzla oturup ne tür bir kontrol mekanizmasının daha yararlı olacağı konusunda konuşun. Bu konuda bir başkasının yardımını istiyorsa (arkadaşı, öğretmeni yada anne veya babası) eylem planının bir parçası olarak, bu kişiyle sürekli iletişim halinde olasını sağlayın. Ayrıca, kendi kendine denetlemesi için onu teşvik edin ve bu konuda önerilerde bulunun. (Örneğin, günlüğüne not alabilir, yatak odasının duvarına bir grafik hazırlayıp asabilir vb.)

5. ÖDÜLLENDİRME
Bu aşamada problemini çözebildiği için çocuğun ödüllendirilmesi gerekir. Fakat, bundan daha önemlisi, yavaş ilerleme kaydediyorsa veya başarısız olduysa bile, gösterdiği ?çaba? için onu ödüllendirmeyi unutmayın. Ödüllerinizi hazırlarken, amaca uygun olmalarına dikkat edin ve abartmayın. Pek çok çocuk için anne-babalarıyla geçirecekleri birkaç özel saatin çok büyük önemi vardır. Bir başka ödül, çok istediği bir şeyin satın alınmasına yapacağınız maddi katkı olabilir.

Beş Aşamalı Stratejinin Uygulamasıyla İlgili Birkaç Örnek

Problem1: Yalnızlık ve Antisosyalleşme
14 yaşında bir kız çocuğu, en sevdiği arkadaşıyla kavga edip, ondan ayrılmak zorunda kalmıştır ve giderek herkesten uzaklaşmaktadır.

Konuşma
Anne-baba ya da yakın bir arkadaşı konuşmasına yardımcı olup, kızgınlığını dışa vurmasını, hatta ağlamasını sağlayabilir. Çocuk artık hiçbir yere gitmek istemediğini, çünkü arkadaşını yeni arkadaşlarıyla görmekten korktuğunu itiraf eder.
Düşünme
Bu aşamada konuştuğu kişiyle birlikte:
bu kızla olan arkadaşlığı konusundaki tüm iyi ve kötü şeyleri bir liste haline getirebilir,
şimdi ne tür bir arkadaşlığa gereksinim duyduğunu düşünebilir,
okulda ya da çevresinde arkadaşlık etmek istediği başka kişilerin olup olmadığını düşünebilir,
arkadaşlık etmek istediği kişilerle nasıl arkadaşlık kurabileceğini düşünebilir.
Harekete geçme
Uzun süreli hedef: Gelecek döneme kadar yeni arkadaşlar edinmek
Kısa süreli hedefler:
haftada bir kez dışarı çıkmak,
kendini iyi ifade edebilme konusunda çalışmalar yapmak,
dönem sonundaki partiye kadar cesaret toplamak.
Denetleme
Bir ay içinde konu ile ilgili tekrar konuşulması ve durumun gözden geçirilmesi.
Ödüllendirme
Dönem sonu partisi için alınacak yeni bir giysi.

Problem 2: Gözlük taktığı için alaya maruz kalma
8 yaşında bir kız çocuğu, gözlük takmaya başladıktan sonra giderek utangaçlaşmış ve dışarıya çıkma konusunda isteksiz davranmaya başlamıştır.

Konuşma
Gözlük takma konusundaki duyguları hakkında konuşurken, gözlüğüyle sınıftaki çocukların sürekli alay ettiği ortay çıkar.
Düşünme
Anne-baba ona şu şekilde yardım edebilir:
önce kendisiyle alay eden çocukları tek tek hatırlamasını sağlamak ve daha sonra kendisiyle alay etmeyen çocukların sayısının daha fazla olduğuna dikkat çekmek,
gözlük takan insanların bir listesini yapmak,
bu insanların, kendileri ile alay edildiği takdirde yanıt olarak neler söyleyebileceğini düşünmek.
Harekete geçme
Uzun süreli hedef: Gözlüğünü yılbaşına kadar aksatmadan takmak ve kendisi ile alay edenleri umursamayacak kadar cesur bir insan olmaya çalışmak.
Kısa süreli hedefler:
Kendisi ile alay edenlere yanıt vermek için en kısa zamanda çalışmalara başlamak
(örn. Anne-babayla alıştırma yapmak),
gözlükleri olan küçücük bir ayı alıp cebine koymak ve böylelikle daha cesaretli davranışlarda bulunmak (ya da başucuna gözlüklü bir ayı resmi çizmek),
gelecek hafta içinde daha uzun süre gözlük takmak,
bir ay içinde alaylarda bir azalma olmazsa, anne ya da babanın alay eden çocukların öğretmenleri ile konuşması.
Denetleme
Birisi alay ettiği zaman anne ya da babayla konuşulacak,
Gelecek ay içinde gözlüğü taktığı, fazladan her bir saat için kumbarasına para atılacak.
Ödüllendirme
Bir ay sonra anne ya da baba kumbarasındaki parasını iki katına çıkaracak ve çok istediği özel bir şeyi satın alacak.

Problem 3: Başarısızlık
10 yaşındaki bir erkek çocuğunun karnesi çok kötüdür ve çocuk bu duruma çok üzülmekte ve özgüvenini kaybetmiş gözükmektedir.

Konuşma
Anne-babanın yaptığı konuşma sonucunda kendisini ağabeyinin yanında çok yetersiz gördüğü ortaya çıkar.
Düşünme
Anne-baba bu aşamada şu konularda yardımcı olabilir:
?En iyi? ve ?en kötü? anlarının listesini yapmak
Başarı konusunda ilk kez kendine güvenini kaybetmeye başladığı anı not etmek. Bunun belli bir olaya bağlı olup olmadığının gözden geçirilmesi (Örneğin, ağabeyinin ortaokula başlaması, annesinin iş değiştirmesi, okulda futbol takımına seçilmemesi vb.)
Başarılı ve başarısız olduğu dersleri not alıp, başarıların nasıl elde edildiğini ve başarısızlıkların nasıl başarıya dönüştürebileceğini belirlemek,
Farklı öğretmenlere karşı çocuğun performansına ve duygularına göz atmak
Harekete geçme
Uzun süreli hedef: İlk yazılı ve sözlülere kadar notlarını %5 oranında yükseltmek.
Kısa süreli hedefler:
Ağabeyiyle yarın konuşup matematik konusunda ondan yardım istemek
Hafta sonunda yeni bir ev ödevi çizelgesi yapmak
6 tane başarısını liste halinde hazırlayıp, yatak odası için bir poster hazırlamak ve daha sonra yeni başarılarını, eskilerinin altına eklemek
Annenin ya da babanın çocuğun öğretmeni ile görüşmesi
Denetleme
Her cumartesi kahvaltıdan sonra yaptığı ilerleme hakkında konuşup postere yeni başarılarının eklenmesi
4 hafta içinde anne-babanın öğretmenle tekrar görüşmesi
Ödüllendirme
Ailece (ağabeyin de katılacağı) sevilen bir parka ya da bir futbol maçına gitmek


?Problemler, nasıl başa çıkacağınızı bilirseniz, iyiye kullanabileceğiniz fırsatlardır.?
Henry J. Kaiser

 


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "ERGENLE YAŞAMAYI ÖĞRENMEK"

Psikiyatrist Talat Parman ergenliği ? Ergenlik ya da Merhaba Hüzün? biçiminde tanımlıyor. Ergenliğin bu denli bir çırpıda ve anlamlı bir şekilde açıklandığına pek rastlamamışızdır.

Psikanalistlere göre ergenlik bir hüzün demektir. Giden ve bir daha geri gelmeyecek olanın hüznüdür. Giden çocukluktur, cinsiyetsiz bir bedene sahip olmanın düşlemidir, anne babayla kurulmuş olan o yoğun bağdır. Ergenlik bir yas sürecidir ve mutlu ergen yoktur: Hüzün, yas ve mutsuzluk.
Oscar Wild diyor ki: ?Günah (yasaklar) modern toplumlarda varlığını sürdürebilen tek canlı renktir.? Ergen kendisini tehdit eden sıkıntıyla, ergenlik sıkıntısıyla, bu sloganın yardımıyla mücadele ediyor. Bu kaçışı birçok ergen yeğliyor. O halde yasaklar ergen için bir çıkış yolu olarak karşımıza çıkıyor.

Ergenlik Nedir?
Aslında ergenliğin tanımını yapmak zannedildiği kadar kolay değildir. Ergenlik değişim demektir, büyümek demektir, ?başkalaşım? (metamorphose) ve ?dönüşüm? (mutation) demektir. Ergenlik döneminde birey, hem bedensel, hem de ruhsal olarak değişime ve dönüşüme uğrar. Büyümek sadece ergenliğe özgü değildir, çocuklar da büyürler. Ama pek değişmezler. Ergenler ise hem büyürler, hem de değişirler.

Ergenlik, bazı yazarlara göre ?ikinci doğum?dur. Doğum fetus halinden (anne karnındaki halinden) yeni doğan haline geçişin olduğu bir dönüşümdür. Ergenlik de aynı şekilde çocukluktan erişkinliğe geçişin olduğu bir dönemdir. Ergenler, tıpkı yaşamın ilk döneminde yaşama alışmaya çalışan yeni doğan bebekler gibi kırılgan ve dayanıksızdır. Fransız Psikiyatrist Françoise Dolto, bunu kabuk değiştiren yengeçlerin durumuna benzetir. Yengeçler kabuk değiştirdikleri dönemde zayıf ve savunmasızdırlar. Eğer bu dönemde yaralanırlarsa, bu yaranın izini tüm yaşamları boyunca taşırlar. Ergenlik bir hastalık değildir. Doğal ve gerekli bir süreçtir.

Ergenlerin Bazı Tipik Ortak Özellikleri Nelerdir?
Ergenin vücudu biçim değiştirmeye başlar: Çocuk bedeninden yetişkinlerin bedenine benzer bir vücuda sahip olmaya başlamak hem ergen hem de ailesi için sıkıntı yaratır. Ergenin ilgisi kendi bedenine yönelir, değişimi çoğu zaman kaygıyla izlemeye, yeni vücuduna uyum sağlamaya çalışır. Kendilerini çelimsiz ya da çok iri bulduklarında vücutlarında, kendilerini rahatsız eden kimi şeyleri gidermeye çalışırlar. Yaşıtlarıyla ve yetişkinlerle kendilerini karşılaştırmaya başlarlar. Ergenler değişimin göstergelerinden biri olan vücutlarını genellikle gizlemeye çalışırlar.
Ergenin artık yükselen cinsel değerleri vardır: Ergen cinselliği keşfetmeye başlamıştır. Artık karşı cinse daha farklı bakmaktadır. Cinselliğe artan ilgisini ve aynı zamanda keşfettiği mutluluğunu yetişkinden gizlemeye çalışır. Cinsellik konusunda hem merakı, hem de ilgisi vardır. Ancak bunları konuşmayı pek tercih etmez.
Ergen, özellikle anne babasıyla arasındaki farkı oraya koymaya çalışır: Artık yavaş yavaş çocukluk döneminde çocukla anne baba arasında kurulan o yoğun bağ gevşemeye başlar. Ergen farklı olduğunu anlatabilmek ve farkı ortaya koyabilmek için büyük çaba harcar. Kısacası artık anne babayı terk etmeye başlar. Bu duygu öylesine güçlüdür ki kimileri sigaraya başlar; arkadaşlarının yanında aptal durumuna düşmemek süksesi olanı taklit etmek için. Özellikle de anne babası yasakladığı için... Giyim kuşamda da anne babadan farklı olduğunu hissettirmek için onları terk ettiğini anlatabilmek için farklı giyinmeyi tercih ederler. Yırtık kotlar, aşırı mini etekler, vücut hatlarını gizleyen ünisex giysiler, her sabah saçlarına sürdükleri bir kutuya yakın jöleler, saç biçimleri... Belki de bu tarzları anne babaları utandırıyor. Ama unutmayalım ki onlar da bizim tarzımızdan utanıyorlar.
Ergenlerin anne babayı terk eden yalnızca düşünceleri değil aynı zamanda duyguları da terk ediyor: Müzik, dans gibi konularda anne babadan uzaklaşıyorlar. Bir türlü anne babanın bir türlü akıl sır erdiremediği o ?gürültülü müziği? dinlemeye dans etme yerine ?tepinmeye? bayılıyorlar.
Onların gitgide büyüyen gizli bahçeleri var: Anne babaların çocuklarının kalplerindeki ve yaşamlarındaki yerleri artık aynı değil; her geçen gün büyüyen gizli bahçeleri var ve anne babalar bu bahçeden çoktan çıkarılmış durumdalar. Yaşantılarını ailelerine anlatmıyorlar, çünkü anne babanın aşırı merakı ve her şeyi öğrenme istekleri onları sıkıyor. Kendilerini daha çok arkadaşlarına anlatıyorlar. Okuldan eve geliyorlar ve gelir gelmez bir saat önce ayrıldığı arkadaşları ile dakikalarca telefon görüşmesi yapıyorlar. Yalnızlığı ve anne babadan arındırılmış hayalleri tercih ediyorlar. Belki de saatlerce odasından çıkmamalarının nedenlerinden biri de bu.
Anne baba ergeni zaptetmeye çalışırken o da anne babayı alt etmeyi deniyor: Anne babanın ?doğru? dediğini o ?yanlış? diyor. Anne baba ? oğlum / kızım, bak odan çok dağınık, bizim toplamamızı istemiyorsun, kendin de toplamıyorsun, ortalık pislik götürüyor, toplasana odanı, seninle daha nasıl konuşalım? diyor. Çocukları ? size ne ben böyle mutluyum, niçin bağırıyorsunuz? hadi vurun vurun, vursanıza? diye yanıt veriyor. İşte bu tipik bir zaptetmeye karşı alt etme çabası. Belki bu tür durumlarla karşılaşıldığında işi şakaya vurmak yetişkin için en çıkar yol. Çünkü ?şaka? araya mesafe koyar. Ergenin ders dinlememesi, ders çalışmaması, dersi / okulu asması yetişkini ve eğitim sistemini alt etmenin yolunu aramasından geçiyor.

Ne Yapalım, Nasıl Davranalım?
Aileyle iletişim, ergenlik dönemindeki bir genç için her zamankinden daha önemlidir. Anne babası tarafından eleştirilmeden, yargılanmadan, sorgulanmadan dinlenen genç, karşılaştığı güçlükleri aşmada zorlanmayacaktır. Ayrıca sorunlarını anne babasıyla paylaşmaktan kaçınmayacaktır.
Ergenle iletişim kurmak sabır ister. Sorunlarla ve yakınmalarla işe başlamak çözümü güçleştirir. Onun ilgi alanları, bireysel ve toplumsal etkinlikleri ve kısaca günlük yaşamın ayrıntıları ile yola çıkmak daha akılcı olur.
Ergen başkalarının yanında uyarılmaktan, öğüt almaktan hoşlanmaz, şiddetle karşı çıkar. Bu tür davranışları ve yaklaşımları kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak algılar, yetişkine düşmanlık duyguları beslemesine neden olur.
Ergen, yeni ve değişik bir ilişkiye her zaman açıktır. Eğer çocuğunuzla ilişkilerinizi yetersiz buluyorsanız, şimdiye kadar sürdürdüğünüz ilişki biçimini gözden geçiriniz.
Hepimiz anlaşılmak ve önemsenmek için yaşarız. Elbette anlaşılmak ve önemsenmek ergen için de çok önemlidir. Ailesiyle kurduğu iletişimlerinde ve ilişkilerinde bu iki önemli ihtiyacının karşılanmasını bekler. Bunları bulamadığında da iletişimi ve ilişkiyi daha fazla sürdürmenin anlamı olmadığını düşünür ve içine kapanır.
Ergen için ?sır? önemlidir. Ergenlerin her geçen gün gittikçe büyüyen gizli bahçeleri olduğundan söz etmiştir. Zaman zaman bu gizli bahçelere yetişkinler de davet edilebilir. Bu davetin temel amacı yetişkine güvenilip güvenilemeyeceğinin test edilmesidir. Eğer çocuğunuz sizinle küçücük bir sırrını paylaşıyorsa siz de bu sırrı kimseyle paylaşmayın.
Gerektiği zamanlarda ergenle ergence iletişimler kurulması onun hoşuna gider. Anne babalar çocuklarıyla her zaman bir anne baba gibi iletişim kurmak zorunda değillerdir. Gerektiğinde çocukla çocuk ergenle ergen olmayı denemelidirler. Bu onları çocuklarına daha da yakınlaştıracaktır.


BİR TEMEL YAŞAM BECERİSİ: "DUYGULARIN YÖNETİMİ "

Türkçede duyguların ardından gelen eylem sözcüklere şöyle bir bakalım. Korkuya ?kapıldım?, kızgınlığıma ?yenik düştüm?, öfkeden ?kendimi kaybettim?, kararsızlıkla ?kalakaldım?, üzüntü ?beni çökertti?, kuşkuya ?düştüm?, şaştım ?kaldım?, sevince ?boğuldum?, gibi? Bunlar hep edilgen anlamlar taşıyan, teslimiyet ifade eden fiiller. Duygularımızın bizden daha güçlü, bize egemen olduğunu anlatan sözcükler...

Duygular, amaca hizmet ettiklerinde yol gösterici, harekete geçirici bir işleve sahiptirler. İlkel insan zor koşullarda yaşamını sürdürmek için duygularının önderliğine güvenmek zorundaydı. Duygular tehlike, kayıp, engel karşısında insanı harekete geçmeye hazırlar ve savunma görevi görürler. Örneğin korku, tehlike anında ?kaçma? davranışını ortaya çıkarır.

Çocuğunu çekiştirip bağıran anneleri düşünün; fısıldaşan öğrencileri uyaran öğretmenleri; vezne kuyruğuna aradan girmeye çalışanı tartaklayan vatandaşları; yemeğin tuzu fazla kaçmış diye eşini azarlayan öfkeli kocaları...

Baskı altında tutulmuş duygular gün yüzüne çıktıkça, sınır tanımaz, gemlenemez, sonuçları öngörülemez, hatta bazen de yıkıcı olabiliyor. Kendimizi bile şaşırtan, karşımızdakini ise dehşete düşüren, beklenmedik davranışlar sergileyebiliyoruz. Kendisinin ne hissettiğinden habersiz insan, başkasının da ne hissettiğini bilemez, anlayamaz.

Duygusal zeka insanın etkinliğini artıran bir yetkinlikler bütünüdür. Akıl, duygusal zeka olmadan verimli çalışamaz. Beyinle yürek arasında çelişki değil, karşılıklı alış veriş, birbirini tamamlama vardır. Aslolan duygusal beyinle akılcı beynin işbirliğini sağlamaktır. Yaşamın anlamı akıl ile duyguların kaynaşmasında, sinerjisinde gizlidir.

DUYGULAR VE ÇOCUK
Peki çocuklarda duyguların gelişimi nasıl olmaktadır? Olaylar karşısında yaşadıkları duyguları ayırt edebilirler mi? Bu duyguları anlayıp tanımlayabilirler mi? Duygularını dile getirip ifade edebilirler mi? Duyguları hakkında rahatça konuşabilecekleri ortamları var mıdır?

Çoğu zaman, çocukları oynarken görünce, çocuk olmanın ne güzel olduğunu geçiririz içimizden ve çocuklar için her şeyin oyundan ve eğlenceden ibaret olduğunu düşünürüz. Mutlu, memnun, neşeli anlarının yanı sıra, çocukların da günlük hayatlarında kendilerine göre endişeleri, kızgınlıkları, huzursuzlukları ya da korkuları vardır. Onlar da değişik olaylar karşısında değişik duygular yaşar ve duygularına göre davranışlarda bulunurlar. Pek çok çocuk olaylar karşısında duygularını davranış olarak gösterirken, bunları kelimelerle anlatmakta zorluk çekerler. Bunun önemli nedenlerinden biri duyguları tanımamaları ve onları anlatacak kelime dağarcıklarının olmamasıdır. Yaşadıkları olaylardan etkilenip doğal olarak gelişen duygularıyla hareket ederler. Bu bazen saldırı ve arkadaşa vurma, bazen sinirlenip kötü söz söyleme, bazen ağlama ya da utanma gibi çok çeşitli şekillerde ortaya çıkar.

Duyguları iyi-kötü, doğru-yanlış biçiminde gruplandıramayız. Çünkü hepsi doğal parçamızdır. Anne-baba ve öğretmenler, çocukları yargılamadan, küçümsemeden onların olaylar karşısında doğal olarak gelişen duygularını anlamalarına sabırla yardımcı olmalıdırlar. Önemli olan olaylar karşısında yaşanan duyguların farkına varılabilmesi ve tanınmasıdır. Özellikle çocuklar için ifade etmekte zorluk çektikleri duygularını tanımlayabilmeleri ve anlatabilmeleri onlara doğru ve pozitif davranış biçimi kazandırması açısından çok önemlidir.

Örneğin arkadaşı tarafından elinden oyuncağı alınan çocuğun sinirlenmesi doğaldır, ama oyuncağını geri almak için kızgınlıkla arkadaşına vurması doğru değildir. Bu durumda oyuncağını geri almak isteyen çocuğa yaşadığı duyguyu anlamasında ve nasıl davranması gerektiği konusunda yardımcı olunmalıdır. Ona, oyuncağının elinden alınmasıyla (kendisine yapılmış bu haksızlık karşısında) sinirlenmesinin doğal olduğunu, ama arkadaşına vurmak yerine bunu kelimelerle arkadaşına anlatmasının doğru olduğunu anlatabiliriz.

Anne ve babanın çocuğun duyguları karşısındaki davranış şekli, çocuğun duygulara karşı bakış açısını etkileyecektir. Çocuğun sinirlenmesine tepki olarak anne ve babanın sinirle tepki vermesi ya da çocuğu suçlaması, ona bu duygunun kötü bir duygu olduğu düşüncesini verecektir. Anne ve babanın çocuğun kızgınlığını sakince karşıla-yıp, yaşadığı duygunun doğal olduğunu, onu hala sevdiklerini ifade etmeleri, çocuğa kızgınlığın da diğerleri gibi doğal bir duygu olduğunu gösterecektir.

Arkadaşına vurduğu için çocuğa büyükleri tarafından ceza verilmesi onun duyguları öğrenmesine ya da benzer bir olayı tekrar yaşadığında daha iyi davranmasında yardımcı olmayacaktır. Çocuk aldığı ceza ile yaşadığı kızgınlık duygusunun yanlış ve yaşanmaması gereken bir duygu olduğu kanısına kapılıp aynı duyguyu her yaşayışında hata yaptığı düşüncesiyle suçluluk hissedecektir. Burada çocuğun yaşadığı duygu değil davranışı yanlıştır. O nedenle çocuğun duyguları ile davranışları hakkında konuşup, yaşadığı duyguların doğal olduğunu ama kötü davranışın doğru olmadığını mutlaka vurgulamak gerekir.

Çocuklar hangi duyguyu yaşarlarsa yaşasınlar bunların çok doğal olduğunu ancak bu duyguların kaba ve kötü davranışlar şeklinde ifade edilmesinin yanlış olduğunu, yaşadıkları duygular yüzünden yargılanmadıklarını, suçlanmadıklarını ve hala sevildiklerini bilmeleri onları rahatlatacaktır. Duygularının kabul edilmediği ortamda büyüyen çocuk, olaylar karşısında doğal olarak gelişen duyguları ile ilgili suçluluk ve korku duyacaktır. Duyguları yüzünden suçluluk ve korku hisseden çocuk duyguların insanlarla olan ilişkilerini bozacağına inanır. Halbuki ilişkileri etkileyen duygular değil bu duyguların ifade ediliş şeklidir.

DUYGULARIN GÜCÜ VE ÖZELLİKLERİ
Sevgi, saygı, hoşgörü, güven gibi duygular, kişinin hem kendisiyle hem de başkaları ile olan ilişkilerini ve davranışlarını etkilemektedir. Başarı ya da başarısızlıklarda, mutluluk ya da mutsuzluklarda belirleyici rolü olan bu duygular, ancak öğrenilerek kazanılabilmektedir.

Hiç duygulanmayan akıllı bir insan, birkaç temel içgüdüsünü tatmin etme peşinde, dünyayı neden sonuç ilişkileri içerisinde resmetmeyi deneyen ve elde ettiği genellemelerden belli kurallar uyarınca sonuca gitmeye çalışan bir varlık olabilirdi. Üstün bir satranç performansı sergileyebilen bilgisayarlar böyle bir varlığı biraz olsun andırıyor.

Duygular davranışların belirleyicisidir ve davranışlar enerjisini duygulardan alır. Her davranış, en sıradan zihinsel işlem bile, belli bir duygululuk sürecini gerektirir ve davranışın sürebilmesi bu sürecin devamına bağlıdır.

Duygular ifade edilene kadar kişiye rahatsızlık verir ve ifade edildiğinde kişiyi rahatsız etme gücünü yitirir. Duygularımızla tanışmak, onları fark etmek ve yakalamak yaşam kontrolünün bizde olmasını sağlar. Dünyaya, olaylara, sorunlara bakışımız adeta hangi duyguyu yaşayacağımızı önceden belirler.
Olumsuz duyguları değiştirmenin en etkili yollarından biri de algımızı, olaylara ve durumlara yüklediğimiz anlamları gözden geçirmektir.

Bakış açımızı biz seçeriz, tercih ettiğimiz biçimde algılarız, kendi düşünce sistemimize göre yorumlarız. Kısacası duygularımızı biz seçeriz ve biz başlatırız. Etkili ve sağlıklı iletişim sadece düşünce alışverişi ile değil duygu alışverişi ile de gerçekleşir.

Sadece düşünce ve bilgi alış-verişine yönelik iletişimler ? kafa kafaya iletişim? demektir. Kafaların birbiriyle tokuşması mümkündür. Duygu alışverişinin olduğu iletişimler ?kalpten kalbe, gönülden gönüle iletişim? demektir. Zaten iletişimde empati denen şey de aslında budur. Duyguların ortaya çıkmasında algılarımızın ve düşünce sistemimizin payı büyüktür. Önce algılarız, sonra duygulanırız ve ardından düşünmeye başlarız. İlk duygu doğmadan akıl etkinleşemez. İlk duygulanımınızın yersiz olduğunu anlarsanız, yeni kavrayışınız sizde başka bir duyguyu uyandırıverir. Duyguyla kararın istikrara kavuştuğu noktada eylem doğar.

Duygu, düşünce, davranış etkileşimini şöyle gösterebiliriz:

Yandaki şekilde gösterilen süreç içerisinde yer alan herhangi bir aşama değiştirildiği takdirde süreç tamamıyla değişecektir. Bu bakımdan aslında bütün sürecin kontrolü bizdedir. Bu noktada olaylara yönelik olarak vereceğimiz duygusal tepkiler günlük yaşantımızı etkiler.

Hayatın %10?u, başımıza gelenlerden oluşur. Hayatın diğer %90?ına ise bu başımıza gelenlere nasıl davrandığımızla karar verilir. İnsanlar hastalanabilir, sabah işe gitmek için arabasına yöneldiğinde lastiğin patlak olduğunu fark edebilir, trafik sıkışıklığı nedeniyle uçağı kaçırabilir, vb... Bu %10?luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir. Diğer %90?lık kısım farklıdır. Diğer %90?lık kısmı ise biz belirleriz. Nasıl? Olaylara yaklaşımımızla!

Bir örnek verelim;
Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Biraz önce olan olay üzerinde hiçbir kontrolünüz yok, sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek. Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Kızınızı azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor. Eşinizin işe gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 90 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 120 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz 60 milyonluk trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız, size; ?Hoşçakal!? demeden binaya koşuyor. Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda eşiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak.
Neden kötü bir gün geçirdiniz?
A) Kahve sebep oldu
B) Kızınız sebep oldu
C) Polis sebep oldu
D) Siz sebep oldunuz
Cevap D şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu. Sizin gününüzün kötü geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.

Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi:
Üzerinize kahve döküldü. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe; ?Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek? diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra, aşağıya iniyorsunuz ve aynı anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz işe gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

Farka bakın!
İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi de farklı bitti. Neden?
Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Gerçekten olanların %10?unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90?ı ise sizin tepkinizle belirlenir.